Modern şehir hayatı, dışarıdan bakıldığında düzenli ve akışkan bir yapı sunar.
Kalabalıklar, ışıklar, hareket… Hepsi bir bütünlük izlenimi verir.
Oysa bu görüntü, çoğu zaman gerçeğin sadece yüzeyidir.
Çünkü aynı sokaklardan geçen herkes, aynı hayatı yaşamaz.
Bir kesim için şehir; konforun, fırsatların ve görünürlüğün merkezidir.
Diğer kesim için ise ayakta kalma mücadelesinin en sert sahnesi…
Aradaki fark, yalnızca ekonomik değildir.
Bu fark; bakış açısında, yaşam biçiminde ve hatta hayata yüklenen anlamda kendini gösterir.
Bugün şehirler, sadece insanların yaşadığı yerler olmaktan çıkmış;
Toplumsal ayrışmanın en net hissedildiği alanlara dönüşmüştür.
Bir masada yükselen kahkaha ile birkaç adım ötedeki sessizlik arasında
sadece mesafe yoktur…
Bir hayat farkı vardır.
Asıl dikkat çekici olan ise bu farkın artık kimseyi rahatsız etmemesidir.
Çünkü insan, alıştığı her durumu zamanla normalleştirir.
İşte tehlike de tam burada başlar.
Eskiden aynı mahallede yaşayan insanlar birbirini tanır,
zor zamanlarda birbirine omuz verirdi.
Bugün ise aynı apartmanda yaşayanlar birbirine yabancı.
Bu değişim sadece sosyal değil,
aynı zamanda ahlaki bir kırılmadır.
Çünkü şehir dediğimiz şey, yalnızca binalardan ibaret değildir.
Onu ayakta tutan; güven, saygı ve insan ilişkileridir.
Ancak günümüzde bu değerler, yerini yavaş yavaş çıkar ilişkilerine bırakıyor.
Selam vermek bir alışkanlık olmaktan çıkıp, isteğe bağlı bir davranışa dönüşüyor.
Herkes bir şeylerden şikâyet ediyor…
Ama kimse sorumluluk almak istemiyor.
Oysa gerçek şu:
Bir şehirde insanlar birbirini görmezden gelmeye başladıysa,
orada sadece mesafeler artmaz…
Toplum da zayıflar.
Ve unutulmamalıdır ki;
Bir şehir, insanını kaybettiği gün küçülmez…
Sadece kalabalıklaşır.